GÜVENMEK İSTİYORUM…!

GÜVENMEK İSTİYORUM…!

Bir toplum içerisinde hâkimler, hâkimliğini yapmıyorlarsa; mühendisler, mühendisliğini unutmaya yüz tutmuşlarsa; avukatlar, doğrudan ziyade yanlışları savunuyorlarsa İngiltere doğumlu olan yazar W.S Landor Med’in dediği gibi: “Adaletin gecikmesi adaletsizliktir.” Başka bir açıdan bakarsak doktorlar asıl işini bırakmış para, makam-mansıp peşine düşmüşlerse ve ışığa gem vuranların meşalesi olan öğreticileri yani öğretmenleri aslı unutup haktan taviz vermişlerse İslam Peygamberinin de dediği gibi: “Adaleti çiğneyen adamları cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır.” Artık bizim de içinde bulunduğumuz o toplumu kaybetmiş olmanın hezeyanını yaşayacağımız muhakkaktır.\r\n\r\nToplumsal yaşamın asıl gerçekleri arasında bulunan hukuksal meseleler adalet çerçevesinde iş görmüyor ise insanın da kendisini kaygılarla saracak havayı teneffüs etmesi kaçınılmazdır. Hele de en çok güven duyulan, en çok itaat edilen, var dediği var, yok dediği yok hükmünde olan din adamlarındaki eksen kayması çok büyük ve vahim bir tablonun gözler önünde olduğunu bizlere gösterecektir.\r\n\r\nToplumsal olarak bizim daha doğrusu kültürümüzün en önemli mirasları arasında yer alan, hatta zirvelerin de ötesinde bulunan din adamlarımızın konuşurken konjonktür gereğinden ziyade gerçekleri haykırmaları beklenirken, tam tersi konuşmuş olmaları bizleri hem üzüntünün pençesine atacak hem de bir süreden sonra o din adamalarına olan bağlılığımız derinden sarsılacaktır. Ve bunun daha da kötü tarafı ise o din adamalarının bundan sonraki söylemlerinin gerçek olması bile onlara karşı olan güvensizliğimizin neticesi olarak bizler için ‘yok’ hükmünde olacaktır. Hatta bunun neticesinde dini meselelerde bile şüpheye düşmüş olacağız ve inkâra bile sürüklenme ihtimalimiz çok yüksek!\r\n\r\nToplumumuzun ve kültürümüzün asıl bel kemiğini oluşturan din adamlarımızın bu noktada biz, sıradan insanlara göre katbekat daha fazla hassasiyete sahip olması gerekmektedir. Zira onlarda oluşabilecek en ufak bir gıcırtının, onların üzerine inşa edilmiş olan inancımızı paramparça ve yerle bir edeceği unutulmamalıdır.\r\n\r\nBir toplumda siyaset mi yoksa diyanet mi güçlüdür? Sorusuna elbette ki diyanet yanıtını veremiyor olmamız ne hazin bir tablodur. Siz düşünün! Yani siyasetin, diyanetten ders alması; diyanetin ise siyasete yön vermesi gerekmektedir. Bunun aksi olduğu takdirde hem kültürümüz, hem toplumumuz, hem de kişiliğimiz ve en önemlisi de inancımız büyük zarar görecektir. Bu nedenledir ki bütün yapılar kendine düşen görevi yapacak, yani yapması gerekmekte… Yani çekiç çekiçliğini, çivi de çiviliğini yerine getirecek. Siz hiç çiviyle çekiç döven gördünüz mü? Ama mutlaka çekiç ile çivi döven görmüşsünüzdür. İşte asıl husus bu. Yani herkes kendi görevini ifa edecek. Kimse kimsenin işine müdahale etmeyecek.\r\n\r\nHerkesin “BEN, BEN…” dediği bir toplumun kaosa sürüklenmesi muhakkaktır. Ve kaosa uğramış olan bir toplum içerisinde de güven meselesinden bahsetmek imkânsızdır. Evet şimdi kime güveneceğimize siz karar verin!\r\n\r\n“Güvenmek istiyorum duruşunuza,\r\n\r\nGüvenmek istiyorum samimiyetinize,\r\n\r\nGüvenmek istiyorum sözlerinize,\r\n\r\nGüvenmek istiyorum gözlerinize,\r\n\r\nGüvenmek istiyorum kalbinize,\r\n\r\nGüvenmek istiyorum ilminize,\r\n\r\nGüvenmek istiyorum, Güvenmek istiyorum, Güvenmek istiyorum…\r\n\r\nKısacası ben, size GÜVENMEK İSTİYORUM…!\r\n